(ANKARA) – CHP Ankara İl Başkanlığı tarafından düzenlenen “2026 Türkiye’sinde Kadın Yoksulluğu – Sistematik Yoksullaştırma Serisi’nin 1. Buluşması”nda konuşan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, “Şu an Türkiye’de kadının iş gücüne katılımı yüzde 35’in biraz üzerinde. Yani aslında bizler açısından özellikle bakım yükünü kadının üzerinden alacak sosyal politikalar hayata geçirilmediği sürece ve kadınların erkeklerle eşit koşullarda istihdama katılımı sağlanmadığı sürece biz bu kara tabloyu ortadan kaldıramayız. İsterseniz 80 tane proje yapın, bütün bakanlıkları bir araya getirin, temel, yapısal meseleler çözülmediği sürece bu kara tablo değişmez” dedi.
CHP Ankara İl Başkanlığı tarafından “2026 Türkiye’sinde Kadın Yoksulluğu – Sistematik Yoksullaştırma Serisi’nin 1. Buluşması” düzenlendi. Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen programın ilk oturumunda, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, Prof. Dr. Reyhan Atasü, Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu Hacer Foggo ve Anneden Anneye Destek Derneği’nden doktor Bahar Zeynep Barut konuştu.
Hem dünyada hem de Türkiye’de zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan bir sistem olduğunu söyleyen DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, kadınların yaşadığı eşitsizlikler nedeniyle yoksulluğu daha fazla yaşadığını belirtti. Çalışma yaşamında kadınların hem emeğinin görünmediğini hem de aldıkları ücretin aynı işi yapan bir erkekle eşit olmadığını vurgulayan Çerkezoğlu, şunları kaydetti:
“İktidar bütün politikaları da toplumsal cinsiyet eşitsizliğini çalışma hayatında yeniden, yeniden, yeniden üretmek üzerine kurdu. Bakalım hükümetin politika belgelerine, orta vadeli programlar işte en çok konuştuğumuz. Cumhurbaşkanlığı’nın yıl hedefleri, politikaları, programları hepsine baktığımızda kadın istihdamıyla başlayan cümlelerin devamında hep esnek çalışmayı görürüz biz. Bu çok bilinçli bir biçimde kadınlara dayatılan kadınları evden yarı zamanlı, kısmi zamanlı, sendikasız, sigortasız, ucuz işçi olarak gören zihniyetin yeniden yeniden üretildiği istihdam politikalarıyla biz karşı karşıya kalıyoruz. Peki bunun sonucu ne oluyor bizler açısından? Daha düşük ücret, daha az sosyal güvence, hatta çoğu zaman sağlık hakkına bile sahip olmamak, daha az emeklilik hakkı ve bütün bir sosyal haklardan çok daha az yararlanmak ve aynı zamanda tabii daha fazla yoksulluk demek. Yani kadın yoksullaşması, yoksulluğun kadınlaşması dediğimizde istihdam politikalarından ayrı düşünmek mümkün değil. Ve bugün Türkiye’de politikalar, programlar hayata geçirildiği söyleniyor. Üç bakanlık, beş bakanlık bir araya geliyor, çeşitli projeler yapıyorlar, kadının istihdama katılımını artırmak adına ama şu an Türkiye’de kadının iş gücüne katılımı yüzde 35’in biraz üzerinde. İş gücüne katılabilen kadınların da çok büyük kısmı aslında işsiz ve güvencesiz esnek işlerde çalışmak zorunda kalıyor. İş gücüne katılım bu düzeydeyken istihdama katılıma baktığımızda kadınlar açısından da yine yüzde 30’lar düzeyinde bir istihdama katılımın olduğunu görüyoruz. Yani aslında bizler açısından özellikle bakım yükünü kadının üzerinden alacak sosyal politikalar hayata geçirilmediği sürece ve kadınların erkeklerle eşit koşullarda istihdama katılımı sağlanmadığı sürece biz bu kara tabloyu ortadan kaldıramayız. İsterseniz 80 tane proje yapın, bütün bakanlıkları bir araya getirin, temel, yapısal meseleler çözülmediği sürece bu kara tablo değişmez.
“En temel taleplerimizden bir tanesi eş değer işe eşit ücret”
Çocuk bakımı ve erken çocukluk eğitimi için Gayri Safi Yurtiç Hasıla’dan ayrılan paya baktığımızda bütün dünyada Türkiye en düşük yani Avrupa ortalaması bizim iki iki buçuk katımız, biraz daha gelişmiş Avrupa ülkelerinde dört beş kata kadar ayrılıyor. Yani biz eğer bütçeden hepimizin çalışarak ürettiği toplam değerden Gayri Safi Yurtiç Hasıla’dan bakım yükü için gerekli bütçeye ayırabilirsek ve bununla ilgili politikaları hayata geçirirsek kadının üzerinden bu yükü aldığımızda hem istihdama, iş gücüne katılım artacak hem de daha güvenceli çalışmanın koşulları sağlanmış olacak. Ve aynı zamanda aslında tabii TÜİK verileri de bize birçok şey söylüyor. Geçen hafta 2025 yılı dördüncü çeyrek rakamlarını açıkladık TÜİK istihdama ilişkin, iş gücüne ilişkin. Türkiye’de çalışabilir çağda 66 milyon nüfusumuz var. Çalışabilir çağda yani 15 yaşın üzerinde çalışabilir yaştaki kadın nüfusumuz da 34 milyon. Bu kadın nüfusumuzun sadece 6,7 milyonu kayıtlı, tam zamanlı istihdamda. Yani insana yaraşır iş diye işte uluslararası düzlemde de ILO’nun tarif ettiği çalışma koşullarına sahip olan kadınların oranı beşte bir. Yani her çalışan her beş kadından da biri ancak kayıtlı, tam zamanlı istihdamda. Yani bu aslında iş gücü piyasasında çalışma hayatında kadınların yaşadığı eşitsizliği göstermesi açısından çok önemli. Ve tabii ücretler yani hep bizim en temel taleplerimizden bir tanesi eş değer işe eşit ücret. Sendika varsa, toplayış sözleşmesi varsa, kamuda büyük ölçüde diyebiliriz. Bu eşitsizliği daha az görüyoruz. Ama genel olarak bakıldığında kadınlar erkeklerden çok daha düşük ücretle hayatını sürdürüyor, çalışmak zorunda kalıyor. Özellikle tabii biraz önce konuştuk işte asgari ücretin düzeyini Türkiye bir asgari ücretler ülkesi haline getirildi. Asgari ücret bir sembolik ücret olması gerekirken Türkiye’de bir ortalama ücret. Ama kadınlar açısından çok daha yaygın bir ücret. Bugün çalışan her dört kadından üçü, yaklaşık yüzde 75’i asgari ücret ve ona çok yakın ücretlerle hayatını sürdürüyor. Yani 28 bin lira olan asgari ücret onun yüzde 10 fazlası deseniz 30 bin liranın biraz üzerinde bir ücretle çalışmak zorunda, o da çalışabilen kadınların tabii dörtte üçü. Yani kadınlar ücret eşitsizliğinde giderek bu tablo üstelik daha da ağırlaşıyor. Özellikle son on yılda uygulanan ücret politikaları ve istihdam politikaları nedeniyle kadınların erkeklerden daha düşük ücret alması gerçeği daha da derinleşerek yaşanıyor maalesef.”
“Sistemin tamamen değişmesi gerekiyor”
Yoksulluk konusuna çok boyutlu bakmak gerektiğini belirten Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu Hacer Foggo, toplumun büyük bir bölümünün yoksullukta eşitlendiğini, yoksulluğa karşı dayanışmanın yaygınlaşması gerektiğini söyledi. TÜİK’in Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması’nda ekonomik şiddete de yer verildiğini söyleyen Foggo, “Aile Bakanlığı bir haneye gidiyor, sadece geliri soruyor ama gideri sormuyor. İşte o sosyal yardımlar da böyle belirleniyor. 10 bin liranın altındaysa vermiyorlar üstündeyse vermiyorlar. Bağımlılık dediğimiz şey de bu. Sosyal yardımlara karşı değilim ama sosyal yardımlar o aileyi o haneyi o çocuğun beslenmesini sağlayacak kadar ya da onları onurlu şekilde yaşatacak kadar bir gelir değil. Bu nedenle bu sistemin tamamen değişmesi gerekiyor” dedi.




