1. Haberler
  2. Gündem
  3. TBMM Başkanı Kurtulmuş: Terör örgütünün bütünüyle tasfiyesiyle birlikte yapılacak yasal düzenlemeler, Türkiye’de 50 yıllık çatışmalı dönemin geride bırakılmasını sağlayacak

TBMM Başkanı Kurtulmuş: Terör örgütünün bütünüyle tasfiyesiyle birlikte yapılacak yasal düzenlemeler, Türkiye’de 50 yıllık çatışmalı dönemin geride bırakılmasını sağlayacak

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, "Türkiye, kurmuş olduğu bir komisyon marifetiyle TBMM'de -bir parti hariç- bütün partilerin katılımıyla bu sorunun çözümü için ortak bir çalışma yaptı. Farklı siyasi partiler, görüşleri A’dan Z’ye kadar farklı olmakla birlikte ortak bir raporda, ortak bir yol haritasında ve çerçevede anlaşarak çatışma çözümleri bakımından dünya literatürüne geçecek nitelikte bir 'Türkiye modeli' ortaya koymuş oldu. Bundan sonra en kısa süre içerisinde terör örgütünün bütünüyle tasfiyesi ve silahların tamamen bırakılmasıyla birlikte yapılacak yasal düzenlemeler, Türkiye’de bu 50 yıllık çatışmalı dönemin geride bırakılmasını sağlayacaktır. Böylece bu terör ve şiddet sarmalı ortadan kalkacak; ülkedeki 86 milyon yurttaş, etnik kökeni ve mezhebi ne olursa olsun, demokratik standartları yüksek bir Türkiye’nin özgür ve eşit yurttaşları olarak yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti de kazanmış olduğu bu ivmeyle çok daha güçlü bir ekonomik kalkınma sürecine girecektir." dedi.

featured
service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

(ANKARA) – TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Türkiye, kurmuş olduğu bir komisyon marifetiyle TBMM’de -bir parti hariç- bütün partilerin katılımıyla bu sorunun çözümü için ortak bir çalışma yaptı. Farklı siyasi partiler, görüşleri A’dan Z’ye kadar farklı olmakla birlikte ortak bir raporda, ortak bir yol haritasında ve çerçevede anlaşarak çatışma çözümleri bakımından dünya literatürüne geçecek nitelikte bir ‘Türkiye modeli’ ortaya koymuş oldu. Bundan sonra en kısa süre içerisinde terör örgütünün bütünüyle tasfiyesi ve silahların tamamen bırakılmasıyla birlikte yapılacak yasal düzenlemeler, Türkiye’de bu 50 yıllık çatışmalı dönemin geride bırakılmasını sağlayacaktır. Böylece bu terör ve şiddet sarmalı ortadan kalkacak; ülkedeki 86 milyon yurttaş, etnik kökeni ve mezhebi ne olursa olsun, demokratik standartları yüksek bir Türkiye’nin özgür ve eşit yurttaşları olarak yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti de kazanmış olduğu bu ivmeyle çok daha güçlü bir ekonomik kalkınma sürecine girecektir.” dedi.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, TBMM tören salonunda düzenlenen “Büyükelçiler ile İftar” programında konuştu. Kurtulmuş, açıklamasında şunları söyledi: 

“Saygıdeğer dostlarımız, uluslararası camianın Ankara’daki, Türkiye’deki değerli temsilcileri, değerli büyükelçiler, saygıdeğer misafirlerimiz; hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Bir kez daha Türkiye demokrasisinin kalbi, milli iradenin merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir Ramazan akşamında daha sizlerle birlikte olmaktan büyük bir memnuniyet duyduğumu, sofralarımıza şeref kattığınızı ifade etmek isterim. Öncelikle İslam geleneğinde, büyük İslam medeniyetinde Ramazan; hem bireysel olgunlaşma bakımından hem toplumsal dayanışma, birlik ve iş birliklerinin geliştirilmesi bakımından fevkalade önemli bir aydır. Bu ayda oruçlar ve ibadetlerle Müslümanlar kendilerini ruhen ve nefsen olgunlaştırırlar. Aynı zamanda toplumsal dayanışma; sofralar, yardımlar, zekatlar, fitreler ve sadakalar yoluyla güçlenir; zenginlerle fakirler arasındaki mesafe azalır ve toplum geniş katmanlarıyla birlikte daha yakın iş birliği ve dayanışma içerisinde yaşar. Böylesine önemli bir geleneğin bugün de çok canlı bir şekilde sürdürülüyor olması, İslam dünyasının hemen her yerinde Ramazan ayının büyük etkinliklerle, yüksek bir moral ve güçlü bir ruh haliyle idrak ediliyor olması hepimiz için büyük bir kazanımdır.

Ayrıca Ramazan ayında ortaya çıkan bu yüksek ruh hâli sadece Müslümanlara değil, Müslümanların komşu olarak birlikte yaşadığı gayrimüslimlerle de bir dayanışma ortamının kurulmasına vesile olur. Bu nedenle iftar sofralarımız, medeniyetimizin canlı bir şekilde tanıtılması için de önemli bir vesiledir. Birliğin, beraberliğin, kardeşliğin ve dostluğun paylaşıldığı, fevkalade değer verdiğimiz sofralarımızdır. Bu soframıza icabet ettiğiniz, davetimizi kırmadığınız için her birinize ayrı ayrı teşekkür ederiz. Bizler burada bulunan yabancı misyon temsilcilerini sadece resmi bir görevli olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin dostları olarak kabul eder; her birinizi ailemizin bir parçası olarak telakki ederiz. Bu vesileyle her birinizi dostumuz olarak görüyor, kabul ediyoruz. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Bu Ramazan’da ne yazık ki dünyanın birçok yerinde ibadetlerini yerine getirirken, oruçlarını açarken bizler kadar şanslı olmayan; belki milyonlarla, belki on milyonlarla, hatta yüz milyonlarla ifade edeceğimiz Müslümanlar var. Her şeyden evvel hemen yanı başımızda Filistin’de, bırakın böylesine bir salonun içerisinde iftar edebilmeyi; Gazze’de dizlerine kadar suyun içinde, uyduruk çadırların içerisinde, eğer bulabildilerse yarım lokma ekmekle iftarlarını açmak zorunda kalan binlerce, on binlerce Gazzeli kardeşimiz var. Bunların içerisinde küçük yaştan itibaren İslam geleneğinde alıştırmak için sofraya misafir edilen çocuklar, kimsesiz insanlar bulunuyor. Böylesine zor bir tablonun içerisinde maalesef insanlık olarak acı bir tecrübeye sahibiz ve bu Ramazan’da da çok büyük imtihanlarla sınanıyoruz.

“Dünya sisteminin hemen her alanda büyük altüst oluşlar ve devinimler yaşadığına şahit oluyoruz”

Öncelikle bütün dünyada çok katmanlı büyük krizlerin yaşandığını biliyoruz. Dünya sisteminin hemen her alanda büyük altüst oluşlar ve devinimler yaşadığına şahit oluyoruz. Ekonomiden ticarete, uluslararası ilişkilerden toplumsal yapıya kadar birçok alanda ortaya çıkan değişimler, dünyanın her yerinde krizleri ve kaosları beraberinde getiriyor. Artık bundan sonra dünyadaki en temel krizin doğru teşhis edilmesinin çözüm bulunması için en doğru yol olduğu kanaatindeyiz. Sorunları sayarak sabaha kadar listeleyebiliriz; ancak esas mesele, kural bazlı dünya sisteminin artık ortada kalmamış olmasıdır. Kural bazlı sistemin hâk ile yeksan olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Dünyada kuralsızlığın kural hâline geldiği, gücün ve güçlünün sözünün hâkim olduğu yeni bir döneme doğru geçiyoruz. Dolayısıyla uluslararası sistemde ve uluslararası ilişkilerde okutulan derslerin birçoğunun anlamını yitirdiği; 20. yüzyıldan itibaren dünyanın en önemli kuralları zannettiğimiz ilkelerin geçerliliğini kaybettiği bir sürece giriyoruz. Özellikle ülkelerin egemenlik haklarının rahatlıkla çiğnendiği, herhangi bir ülkenin devlet başkanının kendi yatak odasından alınarak başka bir ülkeye yargılanmak üzere götürülebildiği bir dönemi üzülerek görüyoruz.

Aynı şekilde Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçlusu olarak görülen ve hakkında tutuklama kararı çıkarılmış bir başbakanın gayet rahat biçimde dünyanın öte ucuna seyahat edebildiğine şahit oluyoruz. Şubat ayı içerisinde, özellikle 15 Şubat’ta Batı Şeria’da ortaya çıkan arazi yağmalaması yasasının dünyanın gözü önünde uygulamaya konulduğunu; sadece Gazze’de değil Batı Şeria’da da Filistinlilerin mallarına, mülklerine el konulduğunu ve buna karşı dünya sisteminin hiçbir şekilde sesini çıkaramadığını görüyoruz. Bırakın ses çıkarmayı, dünyanın büyük sayılan ülkelerinden birinin İsrail’deki büyükelçisinin ‘Orta Doğu’daki bütün topraklarda İsrail’in hakkı vardır, bu Tanrı tarafından vadedilmiştir’ şeklindeki ifadelerinin yapılanları tecviz eden, onaylayan bir utanç sözü olarak ortada durduğunu görüyoruz. Bütün bunlar dünyada kural bazlı bir sistemin kalmadığını; kurallar ve kurumlarla birlikte başta Birleşmiş Milletler ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşmuş sistemin hemen her kurumunun işlevsiz hâle geldiğini ortaya koyuyor. Sadece kurallar ve kurumlar değil, kullandığımız terminoloji de anlamsızlaşıyor; kavramlar güçlülerin elinde birer araca dönüşüyor. Örnek vermek gerekirse, uluslararası ilişkilerde çatışmadan barış ortamına geçerken tarafların silahlarını susturmasını ifade eden ‘insani ara’ kavramı, Gazze’de katil İsrail hükümetinin ne kadar isterse o kadar uzatabileceği bir süre anlamına indirgenmiş durumda.

“Dünyada yeni, adil, hakkaniyetli ve eşitlikçi bir küresel sistemin kurulması mecburiyetidir”

Yine aynı şekilde meşru müdafaa hakkı dediğimiz kavram, gücü ve silahı elinde bulunduranların neyi meşru görüyorsa onun savunulduğu bir uluslararası ilişkiler aparatına dönüştürülüyor; hatta bir mazeret hâline getiriliyor. Aynı şekilde uluslararası alanda çatışmalar için kullandığımız orantılılık kavramı da geçerliliğini yitirmiş bir kavram olmaktan öteye geçmiyor. Kim hangi güce sahipse, neyi orantılı görüyorsa onun geçerli olduğu bir uluslararası sisteme doğru hızla ilerliyoruz. Velhasıl, vaktinizi almak istemiyorum; kuralların ortadan kalktığı, kurumların çöktüğü, terminolojinin ise tamamen geçersiz hâle geldiği bir uluslararası ilişkiler dönemine girmiş bulunuyoruz. Bunun adı, üzülerek söylüyorum, bir uluslararası sistem ya da kurala dayalı bir düzen değildir. Bunun adı kuralsızlığa dayalı bir sistemdir; yani orman kanunudur. Güçlü olanın sözünün geçtiği, güçlü olanın güçsüzü her şekilde ezmeye çalıştığı bir dünyanın kurulmasına doğru gidiyoruz demektir. Bu nedenle bütün bu dost meclislerinde sözü nereden açarsak açalım, mutlaka odaklanmamız gereken konu; dünyada yeni, adil, hakkaniyetli ve eşitlikçi bir küresel sistemin kurulması mecburiyetidir. Bu sadece Türkiye’nin vazifesi değildir. Sadece bu masada yer alan değerli dostlarımızın ülkelerinin vazifesi de değildir. Dünyadaki bütün ülkelerin, hakkaniyeti ve adaleti savunan bütün halkların ortak vazifesidir. Böyle bir sistem olmadan hiçbir ülke, ne kadar büyük olursa olsun, elindeki imkanlar ne kadar güçlü olursa olsun güvende değildir ve olamayacaktır. Bu nedenle yeni bir küresel sisteme ihtiyaç vardır. Temelinde bütün insanların yaratılışta eşitliği prensibinin ve bütün ülkelerin egemenlikte eşitliği ilkesinin yer aldığı bir uluslararası sistemi kurma mecburiyeti bulunmaktadır. Bunun için hep birlikte, el ele ve samimi bir şekilde çalışmak zorundayız.

“Türkiye olarak çevremizdeki dış politika sorunlarına ilke bazlı bir yaklaşımla yaklaşıyoruz”

Değerli dostlar, böylesine bir dünyada Türkiye olarak biz de dünyanın belki en problemli bölgelerinden birinde yaşadığımızın farkındayız. Bu bölgedeki sorunların çözümü, sadece günübirlik ya da geçici tedbirlerle mümkün değildir. Türkiye olarak çevremizdeki dış politika sorunlarına ilke bazlı bir yaklaşımla yaklaşıyoruz. İlkeleri esas alıyoruz, ülkelerin egemenliğini esas alıyoruz, kural bazlı bir sistemi esas alıyoruz. İlkelerle günün realiteleri arasındaki denge üzerinde bir siyaset geliştirmeye gayret ediyoruz. Bu nedenle bölgemizdeki bütün çatışma alanlarında önce ilkemizi ortaya koyuyor, bu ilkeler çerçevesinde barışın, istikrarın ve huzurun sağlanması için neler yapılabileceği üzerinde yoğun şekilde çalışıyoruz. Örneğin Rusya ile Ukrayna arasındaki ve dördüncü yılını geride bırakan savaşta ilk günden itibaren daha fazla savaşın yaşanmaması için her iki tarafın da kabul edebileceği hakkaniyetli bir barışın esas çözüm olduğunu, bunun için müzakerelerden başka bir yol bulunmadığını her vesileyle dile getirdik. Dolmabahçe’de açtığımız barış masası her ne kadar başkaları tarafından bozulmuş olsa da Rusya ile Ukrayna arasında müzakereden başka bir yol olmadığını, güç kullanarak sorunun çözülemeyeceğini her platformda ifade etmeye devam ediyoruz. Türkiye’nin dış politikadaki en temel tercihlerinden biri, konu ne kadar ağır, ne kadar karmaşık ve ne kadar girift olursa olsun müzakere masasının asla terk edilmemesi, diplomasi kurallarının ortadan kaldırılmamasıdır. Bu anlayışla her alanda yolumuza devam ediyoruz.

Örneğin Somali ile Etiyopya arasındaki gelişmelerde de aynı prensiple hareket ediyoruz. Balkanlarda barışın, istikrarın ve emniyetin sağlanması için ilgili tüm ülkelerle aynı yaklaşımı sürdürmeye gayret ediyoruz. Büyük sorunları geride bıraktığını ümit ettiğimiz Kafkasya’da da bölgesel barışın sağlanabilmesi için en zor meselelerin dahi masada çözülmesinin en doğru yol olduğunu ifade ediyoruz. Hiç şüphesiz bölgemizdeki ve yakın çevremizdeki bu sorunların içerisinde en ağır, en karmaşık ve bütün insanlığın ortak meselesi olan konu Filistin meselesidir. Filistin meselesi çözülmeden, iki devletli çözüm fikri gerçekten kuvveden fiile geçmeden Orta Doğu’ya barış gelmesi mümkün değildir. Tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Orta Doğu’daki barışın kapısı dünya barışının kapısıdır; bu kapının anahtarı da Filistin meselesidir. Filistin halkının da en az bölgedeki diğer bütün halklar kadar özgür ve egemen bir halk olduğunu kabul etmek insanlığın ilk şartıdır. Biz başkaları gibi arz-ı mevud ya da seçilmiş insanların yaşadığı bir ülke inancına asla prim vermeyiz.

“Hiçbir toprak Cenabı Allah tarafından herhangi bir millete vadedilmiş değildir”

Hiçbir halk Tanrı tarafından seçilmiş değildir. Hiçbir toprak Cenabı Allah tarafından herhangi bir millete vadedilmiş değildir. Kendi sanrıları içerisinde, kendi yankı odalarında konuştukları şeyleri hayata geçireceğini zannedenler yanılıyorlar. Filistin meselesi insanlığın ortak vicdanıdır. 75 bini aşkın Filistinli şehidin her biri boşuna ölmemiş, boşuna hayattan koparılmamıştır. Onların her biri insanlığın ortak hatıralarında, hafızalarında yer alacak; kıyamete kadar onurlu bir milletin direnişinin sembolü olarak yad edilecektir. Bu çerçevede uluslararası camia olarak en temel ödevlerimizden, en temel yükümlülüklerimizden biri de Filistin davasında iki devletli çözüm prensibine yaklaşmak ve bu alanda uluslararası camiadaki dostlarımızın sayısını artırmaktır. Çok şükür sevinerek müşahede ediyoruz ki İsrail’in zulmü ve soykırımı ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin, insanlığın vicdanında Filistin’e karşı sempati o kadar yükselmekte, Filistin halkıyla dayanışma ruhu o kadar güçlenmektedir.

“Suriye yönetimi ile SDG arasındaki entegrasyon başarılı bir şekilde ilerliyor”

Değerli dostlarım, bu bölgede önemli gelişmelerden biri de özellikle geçtiğimiz yıl Suriye’de gerçekleşen devrimdir. Altmış yıl kapalı bir rejim ve fevkalade katı bir otokrasi olarak yönetilen Suriye’de, yönetim halka büyük zulümler ve baskılar uygulamış; milyonlarca insanın göçmen olmasına ve yine milyonlarca insanın hayattan koparılmasına vesile olmuştur. Suriye halkının direnişi ve mücadelesi sonucunda geçtiğimiz yıl, bildiğiniz gibi Suriye’de bir rejim değişikliğine gidildi. Bu değişiklikle birlikte halk, yeni Suriye’nin kurucusu ve ortağı oldu. Yeni Suriye yönetimi de kısa süre içinde uluslararası alanda tanınan, yaptırımları sona erdirilerek uluslararası camiada etkin bir aktör olma yolunda hızla ilerliyor. Türkiye olarak devrimin ertesi gününden itibaren Suriye’deki bütün taraflara üç temel prensibi anlatmaya ve tavsiye etmeye çalışıyoruz. Birinci prensip, Suriye’de mutlaka kapsayıcı bir rejimin kurulması; etnik ve mezhebi bakımdan bütün farklılıkların bir araya getirildiği yeni bir Suriye’nin inşa edilmesidir. Suriye ne tek bir etnik kökenin ne de tek bir mezhebin ülkesi olabilir. Dini, mezhebi ve etnik farklılıklarıyla Suriye halkının tamamı Suriye’ye sahiptir; Suriye’nin sahibidir. 

İkinci prensip, Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanmasıdır. Suriye’nin bölünmeden, parçalanmadan ve herhangi bir ayrışmaya gitmeden herkesi bir arada tutan üniter bir yapı içinde hareket etmesi hem Suriye’nin hem de bölge güvenliğinin gereğidir. Üçüncü olarak ise Suriye’deki bütün silahlı grupların tasfiye edilerek tek bir ordunun, tek bir silahlı gücün oluşturulması; bu çerçevede bütün silahlı grupların yeni Suriye rejimi içinde entegre edilmesinin sağlanmasıdır. Söylediğimiz bu üç alanda hızlı gelişmeler gerçekleştiğini görüyoruz. Özellikle Türkiye’yi ilgilendiren kısmıyla, Suriye yönetimi ile SDG arasındaki entegrasyon başarılı bir şekilde ilerliyor. Ümit ederiz ki en kısa sürede bütün engeller aşılacak ve o 60 yıllık karanlık rejimin izleri silinecektir. Ayrıca Suriye’nin güvenliği, diğer bölge ülkelerinin güvenliği gibi Türkiye için de son derece önemlidir; bu durum doğrudan bir güvenlik meselesidir. Bu nedenle Suriye’deki bütün dostlarımıza birliği, beraberliği ve kardeşliği tavsiye ediyor; Türkiye olarak her zaman bir ve bütün bir Suriye’nin yanında olduğumuzu, aynı coğrafyada birlikte yaşamaya devam edeceğimizi ifade ediyoruz.

“Türkiye Cumhuriyeti de kazanmış olduğu bu ivmeyle çok daha güçlü bir ekonomik kalkınma sürecine girecektir”

Son olarak, değerli dostlar; Türkiye, özellikle büyük güçlerin vekâlet savaşlarının unsurları olarak kullanılan terör örgütlerinden çok çekmiş bir ülkedir. Cumhuriyetimizin ilk asrını geride bıraktık. İlk 100 yılın neredeyse yarısı Türkiye için terörle mücadele ile geçmiştir. Yaklaşık on binlerce insanımızın hayatına mal olan bu terör ve şiddet sarmalı, aynı zamanda Türkiye’nin en az 2 trilyon dolarlık maddi kayba uğramasına da neden olmuştur. Şimdi çok şükür Türkiye, bir süredir bu meselenin tamamen ortadan kaldırılması ve bir daha bu ülkede silahların asla konuşmaması için demokratik bir adım attı. Terör örgütünün kendisini feshetmesi ve silahlarını teslim etmesiyle birlikte Türkiye, kurmuş olduğu bir komisyon marifetiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde -bir parti hariç- bütün partilerin katılımıyla bu sorunun çözümü için ortak bir çalışma yaptı. Bu salonda 5 Ağustos’tan bu yana 21 kez toplantı yaptık. Farklı siyasi partiler, görüşleri A’dan Z’ye kadar farklı olmakla birlikte ortak bir raporda, ortak bir yol haritasında ve çerçevede anlaşarak çatışma çözümleri bakımından dünya literatürüne geçecek nitelikte bir ‘Türkiye modeli’ ortaya koymuş oldu.

Bundan sonra en kısa süre içerisinde terör örgütünün bütünüyle tasfiyesi ve silahların tamamen bırakılmasıyla birlikte yapılacak yasal düzenlemeler, Türkiye’de bu 50 yıllık çatışmalı dönemin geride bırakılmasını sağlayacaktır. Böylece bu terör ve şiddet sarmalı ortadan kalkacak; ülkedeki 86 milyon yurttaş, etnik kökeni ve mezhebi ne olursa olsun, demokratik standartları yüksek bir Türkiye’nin özgür ve eşit yurttaşları olarak yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti de kazanmış olduğu bu ivmeyle çok daha güçlü bir ekonomik kalkınma sürecine girecektir. Ümit ve temennimiz sadece bölgemizde değil, dünyanın her yerinde barışın ve esenliğin hâkim olmasıdır. Ümit ve temennimiz, yeryüzünün her yerinde mağdur ve mazlumların elinden tutabilecek güce ve kudrete sahip olabilmektir. Ümidimiz ve temennimiz, dünyanın her yerinde zalimi zulmünden alıkoyabilecek bir uluslararası sistemi kurabilmeyi Cenab-ı Allah’ın nasip etmesidir.

Bu çerçevede doğruluktan, insanlıktan, barıştan ve adaletten yana fikirlerimizi bir araya getirebilmeyi; insanlık cephesi olarak ortak bir şekilde mücadele edebilmeyi ve 21. yüzyılın kalan döneminde insanlık için altın bir başlangıç yapabilmeyi -yani barışı ve huzuru temin edecek bir sistemi kurabilmeyi- Cenab-ı Allah’ın bizlere nasip etmesini diliyoruz. Bu yalnızca bir ülkenin ya da birkaç ülkenin değil; barıştan, hakkaniyetten, insaftan ve vicdandan yana bütün halkların ortak başarısı, bütün milletlerin ortak kazanımı olsun. Bu duygularla hepinizi bir kez daha en içten, en kalbi duygularımla selamlıyorum. Bu Ramazan iftarımıza geldiğiniz ve bizleri onurlandırdığınız için teşekkür ediyorum. Sizler vasıtasıyla ülkelerinizdeki dost ve kardeş halklara da en içten selam ve sevgilerimizi iletiyor; hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hayırlı akşamlar diliyorum.”

 

TBMM Başkanı Kurtulmuş: Terör örgütünün bütünüyle tasfiyesiyle birlikte yapılacak yasal düzenlemeler, Türkiye’de 50 yıllık çatışmalı dönemin geride bırakılmasını sağlayacak
+ - 0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.